Açlık, insanları yönetmede ve sömürmede kullanılan en eski ve en etkili silahtır. - Kamil BAKİ


“Açlık, insanları yönetmede ve sömürmede kullanılan en eski ve en etkili silahtır.”

Bu söz, yalnızca fiziksel açlığı değil; güç, iktidar ve bağımlılık arasındaki ilişkiyi de anlatan güçlü bir tespittir.

İnsan, temel ihtiyaçları karşılandığında özgür düşünebilir, sorgulayabilir ve kendi kararlarını verebilir. Ancak açlık, insanın bütün dikkatini yaşama tutunma mücadelesine yöneltir. Karnını doyurma telaşındaki bir insanın haklarını araması, geleceğini planlaması ya da haksızlıklara karşı direnmesi çok daha zor hâle gelir. Bu nedenle tarih boyunca açlık, sadece doğal bir felaketin sonucu değil; kimi zaman bilinçli olarak kullanılan bir baskı aracı olmuştur.

Tarih boyunca ordular şehirleri kuşatmış, su ve yiyecek yollarını keserek teslimiyet sağlamaya çalışmıştır. Büyük toprak sahipleri, derebeyleri ve sömürgeci güçler, üretim araçlarını ellerinde tutarak geniş kitleleri kendilerine bağımlı hâle getirmiştir. Aç kalan insanın önce direnci, sonra da özgürlüğü zayıflar.

Ekonomik bağımlılık da açlığın modern biçimlerinden biridir. Geçim sıkıntısı yaşayan insanlar, çoğu zaman istemedikleri koşullarda çalışmaya, haksızlıklara sessiz kalmaya veya özgür iradeleriyle vermeyecekleri kararları vermeye zorlanabilir. Çünkü açlık, sadece mideyi değil, insanın seçeneklerini de daraltır.

Bununla birlikte açlığın her zaman fiziksel olmadığını da unutmamak gerekir. Bilgiye, eğitime, adalete ve fırsatlara duyulan yoksunluk da toplumları kolay yönetilebilir hâle getirebilir. İnsan sadece ekmeğe değil; bilgiye, umuda ve adalete de ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçlardan mahrum bırakılan toplumlar, zamanla başkalarının çizdiği sınırlar içinde yaşamaya mecbur kalabilir.

Ancak tarihin gösterdiği başka bir gerçek daha vardır: Açlık, güçlü bir baskı aracı olsa da insan onuru her zaman tamamen teslim olmamıştır. Nice toplumlar, büyük yoksulluklara rağmen dayanışmayla, üretimle ve ortak mücadeleyle bu zincirleri kırmayı başarmıştır. Açlığı bir silah olmaktan çıkaran en güçlü unsurlar; adalet, eğitim, üretim, paylaşma kültürü ve dayanışmadır.

Bu nedenle bir toplumun gerçek bağımsızlığı, yalnızca sınırlarını korumasıyla değil; insanlarının onurlu bir yaşam sürebilecek ekonomik ve sosyal şartlara sahip olmasıyla mümkündür. Açlığın hüküm sürdüğü yerde özgürlük zayıflar; insanın emeğinin karşılığını alabildiği, kimsenin temel ihtiyaçlarıyla tehdit edilmediği yerde ise özgürlük kök salar.

Bu söz, bize önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır: İnsanları silahla korkutmak geçici bir hâkimiyet sağlayabilir; fakat onları aç bırakmak, onları uzun süre kontrol altında tutmanın en acımasız yollarından biridir. Bu yüzden açlıkla mücadele, yalnızca insani bir görev değil, aynı zamanda özgürlüğü ve insan onurunu korumanın da en temel şartlarından biridir.

Bu cümle, yalnızca fiziksel açlığı değil; güç, iktidar ve bağımlılık arasındaki ilişkiyi de anlatan güçlü bir tespittir.

İnsan, temel ihtiyaçları karşılandığında özgür düşünebilir, sorgulayabilir ve kendi kararlarını verebilir. Ancak açlık, insanın bütün dikkatini yaşama tutunma mücadelesine yöneltir. Karnını doyurma telaşındaki bir insanın haklarını araması, geleceğini planlaması ya da haksızlıklara karşı direnmesi çok daha zor hâle gelir. Bu nedenle tarih boyunca açlık, sadece doğal bir felaketin sonucu değil; kimi zaman bilinçli olarak kullanılan bir baskı aracı olmuştur.

Tarih boyunca ordular şehirleri kuşatmış, su ve yiyecek yollarını keserek teslimiyet sağlamaya çalışmıştır. Büyük toprak sahipleri, derebeyleri ve sömürgeci güçler, üretim araçlarını ellerinde tutarak geniş kitleleri kendilerine bağımlı hâle getirmiştir. Aç kalan insanın önce direnci, sonra da özgürlüğü zayıflar.

Ekonomik bağımlılık da açlığın modern biçimlerinden biridir. Geçim sıkıntısı yaşayan insanlar, çoğu zaman istemedikleri koşullarda çalışmaya, haksızlıklara sessiz kalmaya veya özgür iradeleriyle vermeyecekleri kararları vermeye zorlanabilir. Çünkü açlık, sadece mideyi değil, insanın seçeneklerini de daraltır.


Bununla birlikte açlığın her zaman fiziksel olmadığını da unutmamak gerekir. Bilgiye, eğitime, adalete ve fırsatlara duyulan yoksunluk da toplumları kolay yönetilebilir hâle getirebilir. İnsan sadece ekmeğe değil; bilgiye, umuda ve adalete de ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçlardan mahrum bırakılan toplumlar, zamanla başkalarının çizdiği sınırlar içinde yaşamaya mecbur kalabilir.

Ancak tarihin gösterdiği başka bir gerçek daha vardır: Açlık, güçlü bir baskı aracı olsa da insan onuru her zaman tamamen teslim olmamıştır. Nice toplumlar, büyük yoksulluklara rağmen dayanışmayla, üretimle ve ortak mücadeleyle bu zincirleri kırmayı başarmıştır. Açlığı bir silah olmaktan çıkaran en güçlü unsurlar; adalet, eğitim, üretim, paylaşma kültürü ve dayanışmadır.

Bu nedenle bir toplumun gerçek bağımsızlığı, yalnızca sınırlarını korumasıyla değil; insanlarının onurlu bir yaşam sürebilecek ekonomik ve sosyal şartlara sahip olmasıyla mümkündür. Açlığın hüküm sürdüğü yerde özgürlük zayıflar; insanın emeğinin karşılığını alabildiği, kimsenin temel ihtiyaçlarıyla tehdit edilmediği yerde ise özgürlük kök salar.

Bu söz, bize önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır: İnsanları silahla korkutmak geçici bir hâkimiyet sağlayabilir; fakat onları aç bırakmak, onları uzun süre kontrol altında tutmanın en acımasız yollarından biridir. Bu yüzden açlıkla mücadele, yalnızca insani bir görev değil, aynı zamanda özgürlüğü ve insan onurunu korumanın da en temel şartlarından biridir.

Kamil BAKİ 

(Bir Yolcunun Defteri'nden)

Sınavlar Kaldırıldı - Kamil BAKİ



Duyduk duymadık demeyin!
 ''Sınavlar kaldırıldı!..''
İster inanın.
İster inanmayın.

''Sınavlar kaldırıldı!..''

Şaşırdınız, inanamadınız...
Hatta şok geçirdiniz, geçiriyorsunuz değil mi?...
Yerden göğe kadar haklısınız.

Bugüne kadar bıktınız, usandınız...
Yazılısıyla, sözlüsüyle yüzlerce sınava girdiniz çıktınız belki biraz önce bir sınavdan çıktınız.

Şöyle bir göz atalım bizi sıkıp bunaltan şu sınavlara:

Matematik Sınavı
Türkçe Sınavı
Edebiyat Sınavı
Fen Bilgisi Sınavı
Sosyal Bilgiler Sınavı
Tarih Sınavı
Coğrafya Sınavı
Din Kültürü Sınavı
Fizik Sınavı
Kimya Sınavı
Biyoloji Sınavı
Trafik Sınavı...

Parasız Yatılılık ve Bursluluk Sınavı (5-6-7-8-9-10)
Seviye Belirleme Sınavı...

Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı
Jandarma Okullar Komutanlığı Jandarma Astsubay Temel Kursu Giriş Sınavı
Yabancı Dil Bilgisi Seviye Sınav Tespit Sınavı
Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı
Tıpta Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı
Türk Silahlı Kuvvetleri Askeri Liseler ile Bando Astsubay Okulunda Eğitim Görecek Öğrencileri Seçme Sınavı
Sayıştay Başkanlığı Sayıştay Denetçi Yardımcısı Adaylığı Eleme Sınavı
Adalet Bakanlığı Avukatlar İçin Adli Yargı Hakim ve Savcı Adaylığı Yazılı Yarışma Sınavı
Üniversitelerdeki İdari Personel İçin Görevde Yükselme Sınavı
Adalet Bakanlığı İdari Yargı Hakim Adaylığı Yazılı Yarışma Sınavı
Tıpta Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı
Özürlü Memur Seçme Sınavı
Yurt Dışında Çalışanların Çocukları İçin Yüksek Öğretime Giriş Sınavı
Maliye Bakanlığı İç Denetim Koordinasyon Kurulu İç Denetçi Aday Belirleme Sınavı
Dış Temsilcilerin Korunmasında Görevlendirilecek Emniyet Genel Müdürlüğü Personelini Seçme Sınavı
İçişleri Bakanlığı Kaymakam Adaylığı Giriş Sınav
Maliye Bakanlığı Mali Hizmetler Uzman Yardımcılığı Özel Yarışma Sınavı
Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Yüksek Lisans Programlarına Giriş Sınavı
Lisans Programlarına Giriş Sınavı
Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı
Lisans Yerleştirme Sınavı (1-2-3-4-5)
Polis Akademesi Polis Meslek Polis Meslek Yüksek Okulları Öğrenci Adaylığı Sınavı
Kamu Personel Seçme Sınavı
Dikey Geçiş Sınavı
Adalet Bakanlığı İcra Müdür ve İcra Müdür Yardımcılarını Seçme Sınavı
Anayasa Mahkemesi Raportör Yardımcısı Seçme Sınavı...

İlkokulda başlayan ve yaşadığımız sürece karşımıza çıkan, çıkarılan daha onlarca resmi ya da özel sınav...

Bu sınavların bir bölümü bizi şimdilik ilgilendirmiyor olabilir; ancak bir gün bu sınavlar, istesek de istemesek de, bizi de doğrudan ya da dolaylı ilgilendirecek.

Hayat, bitmek bilmeyen bir sınav.

Veya hayatımız, sınav.

Bu konuda herkesle hemfikir olduğumu ya da bir gün hemfikir olacağımı düşünüyorum.

Şimdi soruyorum sizlere: ''Sınavlar kaldırılabilir mi?'' ya da ''Kaldırılmış olabilir mi?''

Yanıtınızı duyar gibiyim: Kesinlikle hayır.

Belki başlangıçta olabilir diye düşündünüz ya da düşünmek istediniz; bu çok doğal.

Ancak yukarıdaki listeyi görünce...

Evet, bu sınavların hemen hemen hiçbiri bugünkü şartlarda kaldırılamaz.

Her sınav belirli bir zorunluluktan doğmuş ve zorunluluğun yaratığı ortam (işsizlik, geçim sıkıntısı, iyi bir gelecek, daha rahat bir yaşam sürebilmek...) ortadan kalkmadan kaldırılamaz.

Belki göstermelik, adı ya da şekli değiştirilebilir, aksayan yönleri düzeltilebilir; ancak tümüyle kaldırılamaz.


BİREYSEL MUTLULUK VE KAPİTALİZM / Kamil BAKİ



Kapitalizm, bir sömürü düzenidir.
İnsan emeğinin son damlasına kadar sömürüldüğü şeytani bir ekonomik sistemdir

Başka bir söyleyişle modern köleliktir. 

Önce reklamlarla, indirimlerle tüketim özendirilir.
Daha çok tüket, daha çok harca...
Daha çok çalış.
Daha çok tüket, daha çok harca...
Daha çok tüket, daha çok harca...

Kısır bir döngü.

Üreten de sensin tüketen de sensin.

Ancak her geçen gün daha çok üretiyor, daha az kazanıyorsun.
Daha az kazanıyor, daha çok borçlanıyorsun.
Çünkü sistem sana daha çok tüket, daha çok harca diyor.

Çok harcarsan, çok çalışman gerekir.
Düşünmeye, sorgulamaya vaktin olmaz.
Kapitalizmin istediği de budur işte.

Düşünmeyen, sorgulamayan insanlar...

Çok harcarsan, çok borçlanırsın.
Çok borçlandığın için işini kaybetmekten korkar, kötü de olsa var olan sistemi desteklersin
Kapitalizmin istediği de budur işte.

Bir gün mutlu olacağını düşünen çaresiz köleler..

Kısır bir döngü.

Kapana kısmış, kıstırılmış kitleler...
Modern köleler.

Kapitalizmin birinci tuzağı görüldüğü gibi tüketimdir.
''Daha çok tüket!''
Daha çok tüket ki daha çok bağımlı, daha çok köle ol.

Kapitalizmin ikinci tuzağı ise bireysel başarı, bireysel mutluluktur.
Sistemi çözenlere bir noktaya kadar, fırsat tanınır.
O da haddini bilmek koşuluyla.
Tehlike arz ettiğinde ya da haddini bilmediğinde hemen kafası koparılır.
Eğer biraz dişliyse işbirlikçi yapılır, sisteme entegre edilir.

Ancak insanlar bilmezler ki bireysel mutluluk hiçbir zaman çözüm değildir.

Bir insan kardeşi açken, nasıl tok yatabilir?
Bir insan kardeşi çaresizlik içinde kıvranırken, nasıl gezip eğlenebilir?

Bencil insanlar.

O da çalışsaydı... O da aklını kullansaydı... O da girişimci olsaydı...

Çözüm bireysel mutluluklar da değil, çözüm kesinlikle kitlesel, toplumsal mutluluklarda

Bir lokma olsun, hepimizin olsun.
Ne birisi yerken öteki baksın, ne de yiyenin yediği boğazına takılsın.



PİRAMİT GERÇEĞİ / Kamil BAKİ

Her çağ ve her dönem bir piramitin yansımasıdır.
Tüm rezillikler, insan dışı davranışlar ve katliamlar bu piramitin tepesine tırmanma isteğinden ya da bu piramitin tepesinde kalma ve konumunu koruma mücadelesinden kaynaklanır.
Dünya üstündeki küçüklü büyüklü tüm savaşların özünde piramit modeli, başka bir söyleyişle zirvede kalma, yönetme, hakim olma, daha fazlasına sahip olma hırsı, arzusu, saplantısı vardır.
Piramitin dibi köleler, piramitin tepesi semirgenler...
Piramitin arası maçı bir şekilde idare edenler, kölelikle semirgenlik arasında gidip gelenler...
Piramitin tabanı ne kadar genişse veya genişletilirse semirgenlerin rahatı ve güçü o kadar fazla, gelecek kaygısı o kadar azdır, az olacaktır.
Çözüm var olanı kabullenmek ve korumak değil, çözüm tüm insanlık için uygun ve yeni geometrik bir model yaratmaktır.
Kamil Baki
Eğitimci-Yazar

SEMİRGENLER / Kamil BAKİ

Semirgenler, kölemenleri tarih boyunca daima yokluk, yoksulluk ve açlıkla terbiye etmişler ve etmektedirler.

DEVLETLER / Kamil BAKİ

Dünyada semirgen ve kölemen olmak üzere iki tip devlet vardır.
Bir de semirgen devletlere hizmet eden, onların işlerini kolaylaştıran kölemen kökenli uşakgen devletler.
Devletlerin milli gelirlerine, bireylerin milli gelirden aldığı paya ve toplumların yaşam standartlarına bakıldığında hangi devletin semirgen, hangi devletin kölemen, hangi devletin uşakgen devlet olduğu çok rahat saptanabilir.
Ayrıca bu saptamalar dünyada sergilenen kirli oyunları ve pazarlıkları tüm çıplaklığıyla ortaya koyabilir.

SEMİRGENLER VE KÖLEMENLER / Kamil BAKİ

Semirgenlerin kölemenleri kontrol edebilmek için kullandıkları en önemli araç tahrip edilmiş (değiştirilmiş ) dindir.
Bu dinin gerçek dinlerle hiçbir ilgisi yoktur.
Bu değiştirilmiş dinlerde hurafeler vardır, korku vardır, istismar vardır, sömürü vardır...
Bu değiştirilmiş dinlerde şeyh, şıh... gibi adlarla anılan işbirlikçiler, sahtekarlar, soytarılar, ajanlar vardır.
Bu değiştirilmiş dinlerde safiyane duygularla bu şıhlara, şeyhlere inananlar, hiç sorgulamadan biat edenler, beyinlerini koşulsuz bu kişilere tahsis edenler vardır ki bunların bir bölümü sistemin köleleri ya da köleleri kontrol eden, korkutan, yöneten... ''kul-kölebaşı'' olarak karşımıza çıkar.

ÖZELEŞTİRİ / Kamil BAKİ

Toplum olarak eleştirilmekten pek hoşlanmıyoruz.
Kim hoşlanır ki diyebilirsiniz.
Kuşkusuz doğru; eleştirilmekten, gerçeklerle yüzleşmekten hiç kimse hoşlanmaz.
Özellikle de biz.
Çünkü mükemmel bir insan olarak, daha doğrusu mükemmel bir insan olduğumuza inandırılarak yetiştirilmişiz; ne yapalım, bu bizim suçumuz değil, sadece acı bir gerçeğimiz.

Geçmişimize baktığımızda hep annemizin, babamızın en güzeli, en yakışıklısı olmuşuzdur.
Dünyanın gelmiş geçmiş ilk ve son harikası, en mükemmel varlığı…
Hele okula başlayınca okulun en akıllısı, en çalışkanı…hatta, geleceğin en büyük dahisi…
Bu olgu bu şekilde süregelmiştir bizim toplumumuzda hep.
Belki daha yıllarca böyle gidecek…
Baksanıza atasözlerimize bile girmiş: Kargaya yavrusu, kuzgun görünür.
Aksini söylerseniz vay halinize…

Sakın yanlış anlaşılmasın, bu süreçte kesinlikle hiçbir art niyet yoktur.
Hatta, bu davranışın aşırı sevgiden kaynaklanan bir iyi niyet olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım.

Çocuk, bir ailenin en değerli varlığıdır kuşkusuz.
Bu konuda tüm anne babalarla hemfikirim.
Neyimiz varsa onlar için.
Yaşamımızın tek gayesi, mutluluğumuzun tek kaynağı…

Herkes bu gerçeği bilir ve bu gerçeğe göre hareket eder.
Bakın çevrenize, akrabalar, dostlar, komşular, annenizle babanızla uzak yakın temas içinde olan herkes…
Onlar da aynı süreçten geçmiştir çünkü.
Onlar da çocuklarını yetiştirirken aşağı yukarı aynı davranışları sergilemişlerdir.
Bunları bildikleri için, hiç itiraz etmeden günü geldiğinde üstlerine düşen rolü hemen üstleniverirler. Hatta, daha fazlasını bile…
Vallahi oğlunuz harika…
Kim ne derse desin kızınız mükemmel…
Tüü tüü maşallah…
Allah nazardan saklasın…
Eğer ben bir şeyler biliyorsam, çook büyük adam olacak bu çocuk…

Ve sonuçta bizim tarafımızdan şişirilmiş, her an patlamaya hazır bir balon.
Bir tek iğne darbesi…
Tıssss.
Sonuç: Hüsran.

İşte bu yüzden kaçışımız gerçeklerden.
İşte bu yüzden kaçışımız kendi gerçeğimizden.
İşte bu yüzden soramayışımız kendimize, ben neyim, gerçek gücüm, hacmim ne, diye.

Ancak sormak, önce kendimizi tanımak zorundayız.
Gözlerimizi, başkalarına değil; kendimize çevirmek zorundayız.
Hatalarımızı, yanlışlarımızı, eksiklerimizi görmek ve düzeltmek zorundayız.
Biz düzelirsek dünya düzelir, biz değişirsek dünya güzelleşir daha yaşanır olur..

Haydi o zaman önce kendimizi sonra dünyayı yeniden yaratmaya.


EDEBİYAT EĞİTİMİ / Kamil BAKİ

Bugün bazı gençlerimiz okuyor, edebiyatla uğraşıyor. Bu gençlere bakıp da yanlış yargılara kapılmamak gerekir. Çünkü bu gençler okullarımızdaki edebiyat eğitimiyle bu düzeye ulaşmadı. Onlar ailelerinin, yakın çevrelerinin etki ve yönlendirmeleriyle ya da kendi doğalarındaki estetik arzunun çekiciliğiyle o noktaya geldiler.

Bizim edebiyat eğitimimizdeki en büyük hata, seçilen yöntemdir. Bu yöntem değişmediği sürece başarıya ulaşmak olanaksızdır.

Edebiyat eğitimine İslamlık öncesi Türk edebiyatıyla başlayamazsınız. Divan edebiyatıyla başlayamazsınız. Çünkü genç başlangıç olarak o edebiyatları anlayamaz, anlayamadığı için de sevemez. Mecbur kaldığı için belki ezberleyebilir. Bu da edebiyatı sevdirmek adına hiçbir yarar sağlamaz.

Her alanda olduğu gibi edebiyat eğitiminde de sevgi ve ilgi başarıyı etkileyen temel zorunluluktur. Sevgi ve ilgi olmadan hiçbir şey yapamaz, hiçbir bilgiyi öğretemezsiniz.

Peki, ne yapmalıyız? Önce gençlerimize okuma alışkanlığı kazandırmalıyız. Bir gence okuma alışkanlığı kazandırabilmenin yolu başlangıçta o genci sıkmayacak, o gencin ilgisini çekecek yapıtlara yönelmektir. Güncel olmanız, o gencin sorunlarına ve gerçeklerine yakın olmanız gerekir.

Okumaya yeni başlayan, henüz okuma alışkanlığı tam kazanamamış bir insan kendini ilgilendiriyorsa okur, ilgilendirmiyorsa okumaz. Belki not kaygısıyla siz ona bir şeyler okutabilirsiniz ya da okuttuğunuzu sanırsınız, ancak bu zorunluluğun ne gençlerimize ne de toplumumuza bir katkısı olur. Eskiler boşuna söylememişler: Zorla yenen aş ya karın ağrıtır ya baş.

Çözüm: Edebiyat eğitiminin birinci aşaması bireye okuma alışkanlığı kazandırmaktır. İkinci aşaması bireyin bu alışkanlığını seveceği, ilgi duyacağı kitaplarla kökleştirmektir. Bundan sonra sizin bir şeyler yapmanıza gerek kalmayacak; o, eski edebiyatı da yeni edebiyatı da; Alman edebiyatını da Fransız edebiyatını da… didik didik edecek, belki bu konularda hepimizden yetkin olacaktır.


Kamil BAKİ

KAMİL BAKİ / SİZCE

...
Sen de bilirsin ki
Bir masal bu

Bir varmış bir yokmuş
Biri inmiş
Biri binmiş

Belki de
Bu masaldan bize düşen pay
''Nasıl binmiş
Nasıl inmiş''