İnsan, bazen gözleri açık olduğu hâlde göremez. Çünkü görmeyi engelleyen yalnızca karanlık değildir; ön yargılar da insanın gözlerine görünmez perdeler çeker.
O perde indiğinde artık hakikat değil, zihin konuşmaya başlar. İnsanlar oldukları gibi değil, oldukları sanıldığı gibi görünür. Bir bakış, bir kıyafet, bir meslek, bir şehir, bir inanç, bir soyadı ya da kulaktan kulağa dolaşan birkaç cümle… Bazen bunların her biri, bir insan hakkında hüküm vermeye yetiyormuş gibi kabul edilir. Oysa hiçbir hayat, birkaç kelimeye sığacak kadar basit değildir.
Ne gariptir ki insan, tanımadığı birini yargılamakta; tanıdığı birini anlamaktan daha hızlı davranır. Çünkü ön yargı emek istemez. Düşünmeyi, dinlemeyi, araştırmayı gerektirmez. Hazır kalıplar sunar; insan da çoğu zaman o kalıpların rahatlığına sığınır. Fakat kolay olan her zaman doğru değildir.
Ön yargılar, insanların arasına örülmüş, görünmez duvarlardır aslında. O duvarların ardından sesler duyulur ama yürekler birbirine ulaşamaz. Selamlar eksilir, sohbetler azalır, dostluklar başlamadan biter. Nice güzel insan, hiç tanınmadan yalnızlığa mahkûm olur. Nice değerli fikir, yalnızca alışılmışın dışında olduğu için duyulmadan kaybolur.
Oysa insan, tanındıkça güzelleşir. Her yüzün arkasında anlatılmamış bir hikâye vardır. Her tebessümün ardında gizlenmiş bir mücadele, her sessizliğin içinde duyulmayı bekleyen bir cümle bulunur. Biz ise çoğu zaman kitabın kapağına bakıp sonunu yazmaya kalkışırız.
Ön yargının en büyük zararı yalnızca karşısındaki insana değildir. Asıl zarar, onu taşıyan kalbe olur. Çünkü ön yargılarla yaşayan insan, kendisini hakikatten mahrum bırakır. Yeni insanları tanıyamaz, farklı düşüncelerden beslenemez, hayatın zenginliğini göremez. Kendi dünyasını kendi elleriyle küçültür. Gördüğü her şeyi bildiğini zanneder; oysa bilmediği şeylerin içinde saklı olan güzellikleri hiç fark edemez.
Toplumlar da insanlar gibidir. Ön yargılar arttıkça güven azalır. Güven azaldıkça mesafeler büyür. Mesafeler büyüdükçe insanlar aynı sokakta yürür ama aynı duyguda buluşamaz. Aynı ülkenin çocukları, birbirlerini tanımadan birbirlerinden uzaklaşır. Böyle bir yerde sevgi zayıflar, adalet yara alır, huzur sessizce çekip gider.
Oysa medeniyet, yalnızca yollar yapmakla, yüksek binalar dikmekle kurulmaz. Gerçek medeniyet, insanların birbirine güvenebilmesiyle kurulur. Bir insanın, tanımadığı bir insana bile adaletle yaklaşabilmesiyle büyür. Çünkü güçlü toplumların temeli beton değil; güven, anlayış ve vicdandır.
Belki de hayatın en büyük yanılgılarından biri, insanların birbirini bildiğini sanmasıdır. Oysa insan, yıllarca aynı evde yaşadığı kişiyi bile tam anlamıyla tanıyamazken; birkaç dakikalık bir karşılaşmayla başkaları hakkında kesin hükümler verebilmektedir.
Hüküm vermek kolaydır. Zor olan anlamaktır.
Suçlamak kolaydır. Zor olan dinlemektir.
Uzaklaşmak kolaydır. Zor olan yaklaşmaktır.
İnsan olmak da belki tam burada başlar. Ön yargının sesini susturup vicdanın sesini dinleyebildiğimiz yerde… Çünkü bir insanı gerçekten tanımak, onun hakkında konuşmaktan değil; onunla konuşmaktan geçer. Onu yargılamaktan değil; onu anlamaya çalışmaktan geçer.
Belki de dünya, birbirini daha az yargılayan insanların çoğalmasıyla güzelleşecektir.
Ve belki de en doğru hüküm, tanımadan hiçbir hüküm vermemektir.
GÜÇLÜ TOPLUMLARIN EN BÜYÜK SIRRI: ORTAK AKIL - Kamil BAKİ

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder