Adalet, yalnızca karar vermek değildir; karar verirken vicdanı, aklı ve hakkaniyeti birlikte kullanabilmektir. Bir toplumun adalete duyduğu güven ise verilen kararların sonucundan çok, o kararların hangi anlayışla verildiğine bağlıdır.
Ön yargı, gerçeğin önüne çekilmiş görünmez bir perdedir. İnsan, olayın tamamını görmeden hüküm verdiğinde artık adaletten değil, kanaatten söz eder. Kanaat ise çoğu zaman eksik bilgiye, kişisel duygulara veya kalıplaşmış düşüncelere dayanır. Oysa adalet, peşin hükümlerle değil; delillerle, gerçeklerle ve sağduyuyla hareket eder.
Tarafsızlık da adaletin vazgeçilmez şartlarından biridir. Yakınlık, uzaklık, makam, servet, güç veya toplumsal statü; adaletin terazisini etkilememelidir. Terazinin kefelerinden biri, kişilere göre ağırlaşıyor ya da hafifliyorsa orada adaletin dengesi bozulmuş demektir. Çünkü adalet, kişilere göre değiştiği anda güvenilirliğini de kaybetmeye başlar.
Bir adalet sistemi, ancak herkes için aynı ölçüyü kullandığında saygınlık kazanır. Bu saygınlık, zorla elde edilen bir otorite değil; insanların gönüllü olarak duyduğu güvenin sonucudur. İnsanlar, haklarının korunacağına inandıkları sürece adalete saygı duyarlar. Bu güven sarsıldığında ise yalnızca adalet değil, toplumun birlik duygusu da zarar görür.
Bu nedenle adaletin en büyük gücü, tarafsız kalabilmesidir. Ön yargılardan arınmış, hiçbir kişi ya da grubun etkisi altında kalmayan bir adalet anlayışı, hem bireyin hakkını korur hem de toplumun vicdanını ayakta tutar.
İşte bu yüzden "Saygın olan ve saygın kalmayı başarabilen adalet, ön yargısız ve tarafsız olandır." Çünkü adaleti yücelten şey, gücü değil; herkese eşit mesafede durabilme erdemidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder