Saygın olan ve saygın kalmayı başarabilen adalet, ön yargısız ve tarafsız olandır. - Kamil BAKİ


Adalet, yalnızca karar vermek değildir; karar verirken vicdanı, aklı ve hakkaniyeti birlikte kullanabilmektir. Bir toplumun adalete duyduğu güven ise verilen kararların sonucundan çok, o kararların hangi anlayışla verildiğine bağlıdır.

Ön yargı, gerçeğin önüne çekilmiş görünmez bir perdedir. İnsan, olayın tamamını görmeden hüküm verdiğinde artık adaletten değil, kanaatten söz eder. Kanaat ise çoğu zaman eksik bilgiye, kişisel duygulara veya kalıplaşmış düşüncelere dayanır. Oysa adalet, peşin hükümlerle değil; delillerle, gerçeklerle ve sağduyuyla hareket eder.

Tarafsızlık da adaletin vazgeçilmez şartlarından biridir. Yakınlık, uzaklık, makam, servet, güç veya toplumsal statü; adaletin terazisini etkilememelidir. Terazinin kefelerinden biri, kişilere göre ağırlaşıyor ya da hafifliyorsa orada adaletin dengesi bozulmuş demektir. Çünkü adalet, kişilere göre değiştiği anda güvenilirliğini de kaybetmeye başlar.

Bir adalet sistemi, ancak herkes için aynı ölçüyü kullandığında saygınlık kazanır. Bu saygınlık, zorla elde edilen bir otorite değil; insanların gönüllü olarak duyduğu güvenin sonucudur. İnsanlar, haklarının korunacağına inandıkları sürece adalete saygı duyarlar. Bu güven sarsıldığında ise yalnızca adalet değil, toplumun birlik duygusu da zarar görür.

Bu nedenle adaletin en büyük gücü, tarafsız kalabilmesidir. Ön yargılardan arınmış, hiçbir kişi ya da grubun etkisi altında kalmayan bir adalet anlayışı, hem bireyin hakkını korur hem de toplumun vicdanını ayakta tutar.

İşte bu yüzden "Saygın olan ve saygın kalmayı başarabilen adalet, ön yargısız ve tarafsız olandır." Çünkü adaleti yücelten şey, gücü değil; herkese eşit mesafede durabilme erdemidir.

Sakız Ağacı: Ege’nin Sessiz Hazinesi, Türkiye’nin Kaçırdığı Büyük Fırsat - Kamil BAKİ


Bazı ağaçlar yalnızca gölge verir. Bazıları meyvesiyle sofraları süsler. Bazıları ise yüzyıllar boyunca insanların hem sağlığını hem ekonomisini ayakta tutar. Sakız ağacı da işte bu özel bitkilerden biridir.

Yaklaşık yirmi beş yıl önce Çeşme’de tanıştım onunla. İlk bakışta sıradan bir çalı gibi görünüyordu. Oysa biraz araştırınca bunun, doğru yetiştirildiğinde oldukça değerli bir ağaca dönüşebildiğini öğrendim.

Bana bir kez daha doğanın en büyük gerçeğini hatırlattı: Hiçbir değer emeksiz ortaya çıkmaz

Sakız ağacı da sabır, bilgi ve zaman isteyen bir yolculuğun sonunda gerçek kıymetini gösterebilecek ağaçlardan biri.

Bilimsel adı Pistacia lentiscus olan sakız ağacı, Anacardiaceae familyasına ait, Akdeniz iklimine özgü her dem yeşil bir türdür. Özellikle Ege kıyılarında doğal olarak yetişir. 
Kuraklığa son derece dayanıklıdır. Fakir ve taşlı topraklarda gelişebilir. Yüksek sıcaklıklardan fazla etkilenmez. Tuzlu rüzgârlara dayanıklıdır ve denize çok yakın alanlarda bile yaşayabilir. 

İklim krizinin giderek daha fazla hissedildiği günümüzde böylesine dayanıklı bitkiler, geleceğin tarımı açısından ayrı bir önem kazanmaktadır.

Sakız ağacı suyu israf etmez. Sürekli sulama gerektirmez. Yoğun gübrelemeye ihtiyaç duymaz. Erozyonla mücadelede kullanılabilir. Yangın sonrası bozulan arazilerin yeniden yeşillendirilmesinde değerlendirilebilir. Kurak bölgelerin yeniden üretime kazandırılmasında önemli bir alternatiftir. 

Günümüzde dünyanın birçok ülkesi iklim değişikliğine dayanıklı bitkiler üzerine yatırım yaparken, sakız ağacı bu yönüyle stratejik bir seçenek olarak öne çıkmaktadır.
Benim bu ağaca olan ilgim ise Sakız Adası’nı tanımamla başladı.

Yıllardır dünyanın en kaliteli doğal damla sakızının büyük bölümü bu adada üretiliyor. Üstelik bu üretim yalnızca tarımsal bir faaliyet değil; aynı zamanda ekonomik, kültürel ve bilimsel bir başarı hikâyesidir.

Sakız ağacının gövdesinden elde edilen doğal reçine; ilaç sanayisinde, ağız ve diş sağlığı ürünlerinde, kozmetik sektöründe, parfüm üretiminde, pastacılıkta, dondurmada, sakız üretiminde, geleneksel tatlılarda ve çeşitli gıda ürünlerinde kullanılmaktadır. 

Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar, doğal damla sakızının antibakteriyel, antioksidan ve iltihap azaltıcı özellikleri üzerinde de yoğunlaşmaktadır. 

Sindirim sistemi sağlığı ve ağız hijyenine yönelik araştırmalar, bu doğal ürünün değerini her geçen yıl biraz daha artırmaktadır.

Dünyada doğal ve organik ürünlere olan ilgi hızla artarken damla sakızı da uluslararası pazarda yüksek katma değer oluşturan ürünler arasında yer almaktadır. Aynı miktardaki birçok tarım ürününe göre çok daha yüksek ekonomik değer oluşturabilmesi, onu sıradan bir tarım ürünü olmaktan çıkarıp stratejik bir kaynak hâline getirmektedir.

İşte tam da bu nedenle kendi kendime şu soruyu sordum:
Sakız Adası bu üründen önemli gelir elde ederken, aynı iklim kuşağında bulunan Çeşme, Urla, Karaburun ve çevresi neden bu potansiyeli yeterince değerlendiremiyor?
Bu soru beni uzun yıllar sürecek bir araştırmanın içine çekti,

Köylülerle konuştum.
Birçoğu bu bitkinin ekonomik değerinden habersizdi. Bazıları ise yıllar önce üniversitelerden gelen akademisyenlerin eğitim verdiğini, fakat çalışmaların sürdürülemediğini anlattı.

Araştırmaya devam ettim.
Alaçatı’daki sakız bahçelerini gezdim.
Fidan üretimini inceledim.
Uzmanlarla görüştüm.

Sonra devlet kurumlarının kapısını çaldım.
Orman teşkilatlarıyla görüştüğümde badem, ceviz, zeytin, keçiboynuzu gibi türler için çeşitli desteklerin bulunduğunu öğrendim. Ancak sakız ağacı için benzer ölçekte bir teşvik sistemi bulunmadığını gördüm. Farklı kurumlara da başvurdum. Ne yazık ki aradığım desteği bulamadım.

Bir süre sonra bu ilgi benim için güzel bir hobiye dönüştü.
Fakat içimdeki soru hiç değişmedi.

Bugün sevindirici gelişmeler yaşanıyor. Bazı özel şirketler sakız fidanı üretmeye başladı. Yeni bahçeler kuruluyor. Üniversiteler araştırmalar yürütüyor. Yerel yönetimler zaman zaman projeler geliştiriyor.

Ancak bunlar yeterli mi?
Bana göre hayır.
Çünkü dünyada tarım artık yalnızca üretmek değildir. Bilgi üretmek, marka oluşturmak, coğrafi işaret almak, ihracat yapmak, kırsal kalkınmayı sağlamak ve doğal kaynakları korumaktır.

İspanya zeytini markalaştırdı.
İtalya üzümü ve peyniriyle dünya markaları oluşturdu.
Fransa lavantayı yalnızca tarım ürünü olarak değil, turizm ve kozmetiğin temel unsurlarından biri hâline getirdi.
Yeni Zelanda kiviyi küresel bir marka yaptı.
Sakız Adası ise damla sakızını dünyanın tanıdığı özel bir ürün hâline getirmeyi başardı.

Peki biz neden kendi topraklarımızda doğal olarak yetişen bu eşsiz bitkiyi aynı başarıyla değerlendirmeyelim?

Sakız ağacı yalnızca bir reçine üretmez.
Umut üretir.
Kurak topraklara yeniden hayat verir.
Köylerde gençlerin yeniden üretime katılmasına katkı sağlayabilir.
Kadın kooperatiflerine yeni gelir kapıları açabilir.
Kozmetik sanayisine yerli hammadde sağlayabilir.
İlaç sektörüne değer katabilir.
İhracatı artırabilir.
Kırsal turizmi destekleyebilir.

Her dikilen fidan yalnızca geleceğin ürünü değil; geleceğin ekonomisi, geleceğin çevresi ve geleceğin bağımsız üretim gücü olabilir.

Belki de en önemlisi şudur:
Bir millet sahip olduğu zenginlikleri keşfedebildiği kadar güçlüdür.

Doğa bize bazen sessizce büyük hediyeler sunar.
Sakız ağacı da bu hediyelerden biridir.

Oysa yıllardır Ege’nin rüzgârına sessizce direnen bu mütevazı ağaç, aslında geleceğin en değerli tarımsal hazinelerinden biridir.

Bizler yeter ki onu görebilelim.
Yeter ki ona inanabilelim.
Yeter ki bugün birkaç fidan dikerek, yarının ormanlarını kurmayı başarabilelim.


ÖN YARGININ SESİNİ SUSTURMAK - Kamil BAKİ

İnsan, bazen gözleri açık olduğu hâlde göremez. Çünkü görmeyi engelleyen yalnızca karanlık değildir; ön yargılar da insanın gözlerine görünmez perdeler çeker.

O perde indiğinde artık hakikat değil, zihin konuşmaya başlar. İnsanlar oldukları gibi değil, oldukları sanıldığı gibi görünür. Bir bakış, bir kıyafet, bir meslek, bir şehir, bir inanç, bir soyadı ya da kulaktan kulağa dolaşan birkaç cümle… Bazen bunların her biri, bir insan hakkında hüküm vermeye yetiyormuş gibi kabul edilir. Oysa hiçbir hayat, birkaç kelimeye sığacak kadar basit değildir.

Ne gariptir ki insan, tanımadığı birini yargılamakta; tanıdığı birini anlamaktan daha hızlı davranır. Çünkü ön yargı emek istemez. Düşünmeyi, dinlemeyi, araştırmayı gerektirmez. Hazır kalıplar sunar; insan da çoğu zaman o kalıpların rahatlığına sığınır. Fakat kolay olan her zaman doğru değildir.

Ön yargılar, insanların arasına örülmüş, görünmez duvarlardır aslında. O duvarların ardından sesler duyulur ama yürekler birbirine ulaşamaz. Selamlar eksilir, sohbetler azalır, dostluklar başlamadan biter. Nice güzel insan, hiç tanınmadan yalnızlığa mahkûm olur. Nice değerli fikir, yalnızca alışılmışın dışında olduğu için duyulmadan kaybolur.

Oysa insan, tanındıkça güzelleşir. Her yüzün arkasında anlatılmamış bir hikâye vardır. Her tebessümün ardında gizlenmiş bir mücadele, her sessizliğin içinde duyulmayı bekleyen bir cümle bulunur. Biz ise çoğu zaman kitabın kapağına bakıp sonunu yazmaya kalkışırız.

Ön yargının en büyük zararı yalnızca karşısındaki insana değildir. Asıl zarar, onu taşıyan kalbe olur. Çünkü ön yargılarla yaşayan insan, kendisini hakikatten mahrum bırakır. Yeni insanları tanıyamaz, farklı düşüncelerden beslenemez, hayatın zenginliğini göremez. Kendi dünyasını kendi elleriyle küçültür. Gördüğü her şeyi bildiğini zanneder; oysa bilmediği şeylerin içinde saklı olan güzellikleri hiç fark edemez.

Toplumlar da insanlar gibidir. Ön yargılar arttıkça güven azalır. Güven azaldıkça mesafeler büyür. Mesafeler büyüdükçe insanlar aynı sokakta yürür ama aynı duyguda buluşamaz. Aynı ülkenin çocukları, birbirlerini tanımadan birbirlerinden uzaklaşır. Böyle bir yerde sevgi zayıflar, adalet yara alır, huzur sessizce çekip gider.

Oysa medeniyet, yalnızca yollar yapmakla, yüksek binalar dikmekle kurulmaz. Gerçek medeniyet, insanların birbirine güvenebilmesiyle kurulur. Bir insanın, tanımadığı bir insana bile adaletle yaklaşabilmesiyle büyür. Çünkü güçlü toplumların temeli beton değil; güven, anlayış ve vicdandır.

Belki de hayatın en büyük yanılgılarından biri, insanların birbirini bildiğini sanmasıdır. Oysa insan, yıllarca aynı evde yaşadığı kişiyi bile tam anlamıyla tanıyamazken; birkaç dakikalık bir karşılaşmayla başkaları hakkında kesin hükümler verebilmektedir.


Hüküm vermek kolaydır. Zor olan anlamaktır.

Suçlamak kolaydır. Zor olan dinlemektir.

Uzaklaşmak kolaydır. Zor olan yaklaşmaktır.

İnsan olmak da belki tam burada başlar. Ön yargının sesini susturup vicdanın sesini dinleyebildiğimiz yerde… Çünkü bir insanı gerçekten tanımak, onun hakkında konuşmaktan değil; onunla konuşmaktan geçer. Onu yargılamaktan değil; onu anlamaya çalışmaktan geçer.

Belki de dünya, birbirini daha az yargılayan insanların çoğalmasıyla güzelleşecektir.

Ve belki de en doğru hüküm, tanımadan hiçbir hüküm vermemektir.

Kamil BAKİ

Eğitimci-Yazar


GÜÇLÜ TOPLUMLARIN EN BÜYÜK SIRRI: ORTAK AKIL - Kamil BAKİ


KUŞLAR VE CAMDAN KULELER - Kamil BAKİ


Sabahın ilk ışıkları...

Bir serçe gökyüzünde uçuyor.

Ne bir yuva arıyor ne de yiyecek…

Konacak bir dal arıyor çaresiz.

Bir türlü bulamıyor.


Bir zamanlar dalların göğe uzandığı yerde şimdi beton yığınları yükseliyor.

Yaprakların hışırdadığı yerde klimaların uğultusu var.

Rüzgârın ağaçlarla konuştuğu sokaklarda artık yalnızca motor sesleri yükseliyor.


Serçe, çaresizce bir apartmanın çatısına konuyor.

Ardından, başka bir kuş geliyor...

O da balkon korkuluğuna tutunuyor.

Sonra bir güvercin pencere pervazına…


Sanki hepsi aynı soruyu soruyor:

“Bizim ağaçlarımız nerede?..”


İnsan, kendine yuva yaparken onların yuvalarını yok etti.

Kendi gölgesini büyütürken ağaçların gölgesini küçülttü.

Camdan kuleler yükseldi; ama dallar bir bir kırıldı.

Şehir büyüdü…

Ancak hayat küçüldükçe küçüldü.


Oysa bir ağaç yalnızca ağaç değildir.

Bir kuşun evidir.

Bir sincabın umududur.

Bir kelebeğin ilk durağıdır.

Bir çocuğun salıncağıdır.

Bir yaşlının anılarındaki serinliktir.

Ve insanın fark etmeden borçlu olduğu yaşamdır.


Biz, bir ağacı keserken yalnızca o ağacı yok etmiyoruz.

Bir yuvayı dağıtıyoruz.

Bir sabah türküsünü susturuyoruz.

Bir gölgeyi eksiltiyoruz.

Belki de dünyadan biraz merhamet eksiltiyoruz.


Kuşlar bunu bizden çok önce fark ediyor.

Ancak çaresizler...

İşte bu yüzden artık balkonlara sığınıyorlar.

Çatılarda dinleniyorlar.

Antenlerin üzerine konuyorlar.

Çünkü onlara ait olan gökyüzünün altında, kendilerine ait bir dal bırakmadık.


Ne acıdır ki kuşlar hâlâ bu şehri terk etmiyor.

Gitmiyorlar, gidemiyorlar…

Çünkü gidecek başka yerleri yok.


Belki de en acısı bu.

Kalmak zorunda olmak…

Ve ait olduğun yerde misafir gibi yaşamak


Bir de bakıyorsunuz ki insanlar, neden mutsuz olduklarını düşünüyor.

"Neden sabahlar eskisi kadar güzel değil?

Neden çocuklar toprağın kokusunu bilmiyor?

Neden yaz akşamları sessiz?" diye birbirlerine soruyor.


Cevap belki de başımızı gökyüzüne çevirdiğimizde karşımıza çıkıyor.

Gökyüzünde, kuşlar var.

Ama altında ağaçlar, dallar, çiçekler yok.

Oysa bir şehir; yollarıyla, binalarıyla, ışıklarıyla değil, içinde yaşayan bütün canlılara nefes olabildiği kadar şehirdir.


Kuşların konacak dal bulamadığı bir şehirde yalnız, kuşlar yetim kalmaz.

Ağaçlar yetim kalır.

Toprak yetim kalır.

Rüzgâr yetim kalır.

Ve en sonunda insan…


Bir gün çocuklarımız bize, “Kuşlar neden balkonlara konuyor?” diye sorarsa, vereceğimiz cevap yalnızca onların değil, bizim de vicdanımızı incitecektir.

Belki de hâlâ geç değildir.


Bir fidan dikmek, yalnızca bir ağaç yetiştirmek değildir.

Bir kuşa yeniden dal vermektir.

Bir kelebeğe çiçek sunmaktır.

Bir çocuğa gölge yaratmaktır.

Ve insanın, kaybetmeye başladığı merhameti yeniden yeşertmektir.


Unutmayalım…

Bir şehirde kuşlar konacak bir ağaç bulamıyor, apartmanların çatılarına ve balkonlarına sığınmak zorunda kalıyorsa, o şehir yalnız kuşlar için değil; ağaçlar, kelebekler, rüzgâr, insanlar… Kısacası nefes alan bütün canlılar için yavaş yavaş bir cehenneme dönüşüyor demektir.

Ve cehennem, bazen ateşten değil; eksilen bir daldan başlar.

Kamil Baki

Eğitimci-Yazar