EN BÜYÜK DERS - Kamil BAKİ

Bugün balkonda oturuyordum. Yazın en sıcak günlerinden biriydi. Güneş, yalnızca gökyüzünde parlamıyor; kaldırımları, duvarları, ağaçların yapraklarını ve insanın nefesini bile yakıyordu. Güneşin altında on beş yirmi dakika bile kalmak neredeyse imkansızdı.

Tam o sırada gökyüzünden bir martı süzülerek alçaldı. Sessizce kaldırıma kondu. Birkaç saniye sonra ikinci bir martı da aynı yere indi. Sanki ortak bir hedefe kilitlenmişlerdi. Telaşsız ama kararlı adımlarla kaldırımın kenarındaki bir evin bahçesine doğru yürüdüler.

Bahçe duvarının dibinde küçük bir su kabı duruyordu.

Su kabına ulaştıklarında başlarını eğip su kabından su içmeye başladılar.

Ben ise onları sessizce izliyordum.

O an, ne arabaların sesi kaldı ne insanların telaşı… Sadece iki susamış martının su içerken duyduğu huzur vardı sokakta.


"İnsan bazen en büyük dersleri en küçük olaylardan öğrenir."

Belki o su kabını oraya bırakan kişi, bunu sıradan bir davranış olarak yapmıştı. Belki de evden çıkarken birkaç saniyesini ayırmış, bir kaba su doldurup bahçenin kenarına bırakmıştı. Fakat o birkaç saniyelik emek, iki canlının hayatında tarifsiz bir anlam ifade ediyordu.

İşte iyilik, belki de biraz budur.

Gösteriş istemez.

Alkış beklemez.

Adını kimsenin bilmesine ihtiyaç duymaz.

Sessizce yapılır ve sessizce bir canlının hayatına dokunur...


Biz insanlar nedense büyük iyiliklerin peşinden koşuyoruz hep. Dünyayı değiştirecek işler yapmayı hayal ediyoruz. Oysa dünya, küçücük bir su kabının etrafında değişmeye başlıyor çoğu zaman. Çünkü hayatın değeri, yaptığımız işin büyüklüğünde değil; dokunduğumuz canlının ihtiyacında saklıdır.


Şehirler büyüyor.

Binalar yükseliyor.

Yollar genişliyor.

Ama nedense aynı hızla merhamet büyümüyor.


Oysa şehirler yalnızca bize ait değil. Aynı gökyüzünü paylaşan kuşlar, kaldırımlarda dolaşan kediler, gölgelerde dinlenen köpekler ve adını bile bilmediğimiz nice canlı da bu şehrin sessiz sakinleri.

Onlar konuşamıyor.

Kapımızı çalıp “Susadım.” diyemiyor.

“Bir kap su verir misin?” diye seslenemiyorlar.

Sessizlikleri, ihtiyaçlarının olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, çoğu zaman en büyük ihtiyaçlar sessiz yaşanıyor.

"Belki de vicdan, kimsenin istemediği, isteyemediği bir iyiliği görebilmektir.

Merhamet ise, söylenmeyen bir ihtiyacı hissedebilmektir."


Bugün iki martıyı izlerken bunu düşündüm. O küçük kap, bana insan olmanın ne kadar büyük bir sorumluluk yüklediğini yeniden hatırlattı. Çünkü insan, yalnızca kendi hayatından sorumlu değildir. Gücünün yettiği, imkanlarının el verdiği ölçüde çevresindeki her canlıya karşı da bir sorumluluğu vardır insanın.


"Yeryüzü bize miras kalmadı."

Biz onu, bizden sonra yaşayacak insanlarla birlikte, kanat çırpan kuşlardan, gölgede uyuyan kedilerden, sokaklarda sessizce dolaşan köpeklerden ödünç aldık.

"Belki bu yüzden gerçek medeniyet; en yüksek binaları yapmak değil, en güçsüz canın yaşayabileceği bir şehir kurabilmektir."

Eğer bir şehirde susuz kalan bir kuş için bir kap su, aç kalan bir kedi için bir lokma ekmek, gölgede dinlenebilecek bir köpek için güvenli bir köşe varsa, işte o şehir gerçekten yaşanacak bir yerdir.


Bugün iki martı bana bunu öğretti.

Bir kap suyun, bazen bir ömre bedel olabileceğini…

Ve merhametin, çoğu zaman kimsenin görmediği küçük iyiliklerde saklı olduğunu...

Hiç yorum yok: